yaz yazlıyor

Yaza, küçük anlara, Orhan Veli'ye ve Invincible'ın 4. sezonuna dair, uzun bir aradan sonra yarım da olsa geri dönüş.

Semih Mutlu • 7 dk okuma •
yaz yazlıyor

Evet.

Nihayetinde malum mevsim geldi.

Güzellikler de getirdi. Çok şey izledim, çok şeyden bahsedesim vardı, çok şeyi unuttum, ve burada nasıl hitap edeceğimi unuttuğumdan da garip hissediyorum. Çünkü "hear me out" tarzı bir iç yakarış olmayacağından sanırım bu sefer, daha düzgün paylaşımlar yapacağım için kendim garipsiyorum ama bunu da aşacağız.

Giriş Çabası

İnsanın sıfır kişinin okuyacağı odaklı blog yazması ve kendini açıklayıp anlamlandırma çabası çok üst bir çaba bence, kimse okumayacak olsa da başka gözlerden kendi yazılarımızın ne kadar "komik" görüneceğini düşünsek de; halbuki bu durum direkt kendi içimize ayna tutup kendimize nasıl davrandığımızı ve dolaylı olarak etrafa nasıl bakıyorsak kendimize de o "kötü" duyguları besliyoruz demek olduğundan bunları temelli değiştirmek istiyorsak en başta KENDİMİZLE iyi geçinebilmemiz ve kendimiz dediğimiz varlığa ses olmamız lazım, çok iyi açıklayabilmem mutlu etti çünkü ilk paragrafta hala sancılar çekiyordum.

Bununla beraber bu her yazıda neredeyse gelen duyguya da bir isim verelim bari, hear me out? aklıma geldi nedense. İç sesin dışarı çıkmak için yalvarıp bizim yaşadıklarımız ve gördüklerimiz yüzünden bastırmamız sonucu dışarı çıkamayan ve sürekli başını orasını burasını eğdiğimiz iç ses, benliğimiz ve bu benliği rahatlatmak ve anlam kazandırabilmek yegane amacımız olduğundan onu her zaman HEAR ME OUT'lamak, yok ya hear me out diyemeyiz, neyse devam. İzlenen şeyler, yaşanan şeyler, hissedilen şeyler, karman çorman bakalım ne çıkacak bayadır da yazmadığım için nedense dışlanmış hissediyorum kendi oluşturduğum çevremden.

Beşiktaşa ne zaman gelsem kendi başıma kesinlikle yediğim seyyar dönerciye gelip, o döner isterken ki özgüvene göre değişen tavırla birlikte, çok basit bir şey gibi görünen şeye çoooook mutlu oldum. Bazen dönerci abiden ne kadar özgüvenli ve dostane yarım söylediğine göre değişir hayat tarzı bir laf.

Aklımdan geçenleri sıralayasım var, kendi kendime iyi olmamı birçok sebebe bağlıyorum, kronik bullshit bir kenara, kafamı bastırmamaya çalışacağım. Günlük hayatta basit şeylerle yoran her türlü nesne ve insanı salmak inanılmaz bir geri dönüşü var, bu basit davranış biçimini hepimiz biliyoruz, ama bu bilinen şeyleri eyleme dökmek önceki birçok yazıda üstünden geçtiğim bir şeydi. Bilmek hiçbir şey ifade etmiyor, volkan ögenin ünlü motivasyon videosundaki gibi, buradan beylikdüzüne gitmeye karar verdin metrobüsle, buna inandın, inanmak başarmanın %50'si midir, bok 50'sidir, daha söğütlüçeşme, ünalan, altunizade, avcılar…

Such a rush, to do nothing at all
Such a rush, to get nowhere at all
Such a fuss, to do nothing at all

Such a Rush — Coldplay. Bir anda bu şarkıyı hatırlattı dediklerim, şarkının bir şiirden uyarlama olduğunu öğrendim. Müzik de o kadar depresif değil ve o kadar insanı kucağına alıp rahatlatıcı bir tonu var ki, iş/okul çıkışı kalabalıkların yanında bu şarkıyı açıp bir anda yavaşlayıp ciğere giren havaya, batan güneşin İNANILMAZ turuncu ışıkları ve benzerlerini romantize edip hayatta sanki yeterince kötülük yokmuş gibi davranmak gerekiyor, cümlenin sonunu o kadar getiremedim ki saldım yani. İyilikleri arttırmak hakkında kendimce bana bir şeyler hatırlatıyor, fanilik, ölümün gerçekliği, bunların hepsinin biteceği ve 23 yaşına ne ara geldim ben amk ile 64 yaşına ne ara geldim amk arasında hiçbir fark olmadığını hatırlayıp olabildiğince bu yıkılıp yeniden inşa ettiğimiz değer yargılarımızla önyargıları boşverip en başta kendimize kurduğumuz önyargıları delip beraber el ele daha güzel günlere, ben bunları söylüyorum da kafamın içindeki mahlukat benimle taşak geçmekten sıkılmıyor ve bu paragrafı yarım bırakıyorum. Nil karaibrahimgil'e bağladım çünkü biraz. Pragmatik gerçekçilik yerine ne oluyo bu olduğum, nvm.

Orhan Velilik

Beni bu güzel havalar mahvetti, böyle havada tütüne alıştım, terliğimi geçirdim ve ağustos böceği oldum. Genelde özne vererek burada insanlardan bahsetme huyum yoktur ve bunu ihlal etmek istemiyorum çünkü özne bazlı değil genel bir sevgi ağı büyütmek bence daha evrensel, böyle bir cümle. Bir fikir varmış da etrafında volta atıyormuşum içine nasıl gireceğimi bilmiyormuşum gibi, demlenmemiş çay gibi.

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Bir ağaç altı ve küçük anların kıymetine daha fazla bindirmeye başladım, değişim dediğimiz eylem kendisi gereği kolay değil ve dolambaçlı bir yol, ancak o dolambaçlarda dolaşırken ölmeyeceğin noktaya kadar da bir o kadar zevkli, hayatına 3. şahıs olarak bakmak gerçekten çok iyi, taa ki gerçek bir şeyler hissetme ihtimallerini yaşayana kadar.

Çok fazla annemi babamı ve küçüklüğümü anlatıp başka bir perspektiften bakabildiğim birkaç hafta geçirdim ve daha fazla arınmış gibi hissediyorum. Büyümüş hissediyorum. Burada büyümek aslında ne kadar öğretilmiş bir kelime, öğrendim, her insanın küçük birer çocuk olduğunu her geçen gün daha fazla hatırlıyorum ve çok mutlu ediyor beni. Başka bir insanın başka birini incitmesinin küçükken su şişesini diğerinin kafasına geçiren "aptal" çocuklardan hiçbir farkı yok. Çocuklaşmak ve bundan utanmamak. Burayı daha çok demleyeceğim gibi hissediyorum ondan dolayı adjourned ediyorum.

Of'lar ve Ya'lar. Bakışlar ne kadar güçlü, iki gözün diğer iki gözle buluşması. Doğru anlarda iki insanın da içerisindeki çocukların el ele gülüşmesi, ŞAHMARAN, duvara tasmayla sabit köpeklerin tasmaları çıkarıldıktan sonra hala aynı yerde kalması gibi öğrenilmiş çaresizliği aşmanın zorluğu ama bir defa dışarı çıkıldığında hissedilen ölümsüzmüş gibi hissettiren özgürlük. Ölüm, sona ermenin her şeyin parçası olduğu, yazın biteceği için çok güzel olması gibi gibi. Ertelememek ve devam etmek, hiçbir yere varmayan cümleler. Kendini başka birinde var etmemek ve kendi varlığını paylaşmak, başkasının mutluluğunu görüp mutlu olmak. Yaş aldıkça geliyor diye düşünüyorum bunlar, hep varmış gibi geliyor, which is never existent.

Hep küçük şeyler bizi
savaştıran,
barıştıran,
seni sevdiğim,
seni üzdüğüm,
hepsi de minicik şeyler

random gelen azgınlıığn rare footage

random gelen azgınlıığn rare footage

Invincible

  1. sezonun ne kadar iyi olduğuna dair kendi açımdan birtakım fikirler vermek istiyorum, 2026'da da hala spoiler yemekten sakının bir zümre varsa da en yakın mağaraya geri yolluyorum bir hikaye sonunu bildiğin halde iyiyse anlamlı bir hikayedir. Thragg karakterinin build up'ı ve sonunda Nolan karakterini de getirmeleriyle birlikte inanılmaz birkaç bölüm ve felsefi noktalarla beni çok oradan buraya oturttu, nedeni;

Mevcut birkaç tane çok tehlikeli ve güçlü karaterinin üstüne çok daha güçlü ve mantıksal düzleme oturan ve çok daha felsefik açıdan oturaklı ve fanatik bir yan değil ana çar tanıtırken eline yüzüne sıçırtması bir sürü yer olmasına rağmen hepsini çok iyi ele alıp inanılmaz epik sahnelere yer verebilmesi bu sezonun çok mutlu etti. Viltrumite gezegeninin içinden geçmeleri, ekip hissiyatının düzgünce verilebilmesi ve ilmek ilmek işlenmesi karakterleri ne sıkıcı ne da çok abartarak background'larının verilmesi ve önemsettirilmesi yani say say bitmeyecek çok iyi bir sezondu ve nasıl yaptıklarına şaşmakla birlikte yeni sezon için bekleyecek olmama üzülüyorum. Thragg denen karakterin de küçük hamlelerle ne kadar çok şey yapabileceğini görüp, herkesi her şeyi yok edebilecekken neslinin devamı için düşmanına seçenek bırakmayıp sunduğu seçeneği kabul ettirmesi ve bağışlayıcılığının altında yatan, NESLİN DEVAMLILIĞININ her şeyden önemli olduğu alt metnine inmesi, hatırladıkça hala ne iyi çizgi romanmış dememe sebep oluyor. Evrenin anlamsızlığı ve en güçlü canlılar bile çarpıştığında günün sonunda bu hayat denen şeyin gerçekten ama gerçekten bir neslin bir nesle aktarılmasının değişmeyen ve altın kural olduğunu hatırlatması çok epikti. Umarım yazıda araya buraya gönderme yaparım ama hiç sanmıyorum.

Sonuç

Sonuç yok, blog yazmaya çok ara verdim ve baya bir şey oldu bende henüz demleyemedim içimde, ama yazmak da istiyordum, ondan mükemmeliyetçiliğin anlamı yok ve yarım da olsa paylaşmak kendime yardımcı olur diye düşünüyorum. Evet, depresif olmayan bir yazı ancak insanı şu an hissettiğim gibi tatmin ediyormuş, belki de alışık olmadığımdan garip geliyordur ve bu anlamadığım eşiği geçmeme vesile oluyorumdur. Gariplikleri arttırıp kas gibi geliştirmek gerek beyinde. Yaz gerçekten yazlıyor ve couldn't be better. Sonraki depresif yazımı çok merak ediyorum, acaba bahsettiğim öğrenilmiş çaresizlik, tasmasını çıkardığımızda daha öteye gitmeyen köpek mi olmuş oluyorum böyle davranarak. Sanırım, kanye büyük insan. İçsel bağlanmalarımı, self-love tarzı ögelere o kadar yardımcı ki sabaha kadar konuşuruz. Yapmış olmak için yaptığımı hissettiğim ama bence münirin mükemmeliyetçiliğine hissel olarak kurban giden bir yazı oldu. Belki münir öğrenmiştir yeni yollar arıyordur, amınoğlu. Öyle iki gözüm, sen nasılsın ?