Aylardır yazdığım “yazı” çabalarından sonra biraz daha tok ve düzgün bir yola girmek istediğimi kendim ve yazdıklarımda görüyordum. Bunu yapabilmek için onlara bir “tok” veda etmek gerektiğini düşünüyorum sürece tekrar göz atarak. Son ayların önemli sayılabilecek kısımlarında bir motto belirleme ihtiyacı hissedip “Çiçeğin dallarını kırmadan büyütmek veya olduğu haliyle bırakmak.” ve güneş olmak, “Sahiplenmeden vermek, kaybetme korkusu olmadan var olmak” kelime öbekleriyle özetlenebilecek bir mentaliteye girmek için elimden geleni yaptım. En iyi bulduğum yazılarımı en kötü olduğum dönemlerde çıkardım, bu halimde New York Stories filmindeki ressamın kötü giden ve mutlu olmadığı ilişkisine sürekli kendini maruz bırakıp ürün haline getirmesini ve yaşamını devam ettirmesi aklıma geldi. Bu bilinen bir durum nezdimde ama “bilmeyene anlatır gibi” anlatmak ile “random bullshit go” arasında ince bir çizgi henüz tutturamadım. Sanatçımız o filmde aradaki yaş farkı ve bariz bir şekilde duygusal hisler beslemeyen birisini olabildiğince yakınında tutup onun peşinden koşuyor ve düştüğü vakitlerde de resmine tutunuyor ve “sanat camia”sında yerini sağlamlaştırıyor.
Whatsapp’ta kaydettiğim bir mesajım vardı kendime, watchlist’teki filmleri izlemek için video çek diye. 25+ video oldu ve hepsine birer video çekip eskiden yapmayı sevdiğim letterboxd incelemelerini, içimden geldiği gibi aktarabilmek ve geriye dönüp bakınca bir dijital diary’den çok daha anlamlı olmalarını oldukça özlettiler. Ama kamera karşısına geçip sesli bir şekilde kendimi ifade etmeye zorlamam long term işime yarayacak gibi çünkü videoların hepsi çok kötü olsa dahi ne kadar ifade edemediğimi görüp o yanlışların farkına varırım en azından. Kaybedenin olmadığı bir fikir. İzleyenlerden varsa burayı okuyan iki gözünüzden öpüyorum.
Kanye West ve Woody Allen
Değineceğim iki sanatçının en büyük özelliklerinden birisi, kanımı bu kadar kolay kaynatabilmeleri ve ruh halimi bu kadar etkileyebilmelerinin açıklayamadığım gücü. Diğer sanatçılar bunu bu kadar iyi yapamıyorlar çünkü kendilerini o kadar göremedim. Kanye ve Woody’yi işleri aracılığıyla sık tekrarlanan pattern’ları yüzünden insansı yönlerini görebildiğimi düşündüğümden bu kadar yakın hissediyorum sanırım.
Kanye’nin ünü biraz da kendisini ne kadar sevdiği ve kimseyi dinlememesi üzerinedir. Çoğumuz da bunu ararız ancak başaramayız. Gerek coğrafi gerek başka sebeplerden ötürü de olsa bunu amaçlamak, inner peace ve inner love’ı, güneş olmayı amaçlamak kadar evrensel bir şey olmayacağından, fake it till you make it’te buraya pekala yakışıyor. Kanye West’in türkiyedeki konserinden sonra ve şahsına münhasır, örnek teşkil eden kişiliği sayesinde internette azınlık olsa dahi bu kişinin nasıl ve neden kötü biri olduğu hakkında bir şeyler izlemiştim. Sonrasındaki ilk tepkim doğal olarak hadi oradandan öteye gidememişti ancak daha önce yazısını yazıp geri çevrileceğini bildiğim halde, yine benzer ve daha kötü bir insan olan Woody Allen’ın “Purple Rose of Cairo” filminden yola çıkarak meta nedir ve günümüzde kendi üzerine düşünmek diye çevirebileceğimizi fark ettikten sonra şu örnekle altını daha fazla çizebilirim; Film sadece hikaye anlatmıyor filmin içinde bir film oynuyor ve sürekli alt anlamlara girerek farklı bir gerçekliği ele alıyor, sanırım bilmeyenler için metayı en temiz böyle anlatabilirim. Neden Woody Allen ve Kanye West’e değindim. Bu iki insan bugüne kadar yaşadığım en derin ve en içten duyguları bir şekilde yaşatabildiler. Woody Allen nevrotik karakterleri ve “olmaması gereken ihtiraslar” taşıyan duygularıyla insanları ve ilişkileri anlatırken, Kanye’nin bipolar hastalığı sebebiyle müziğindeki ve sözlerindeki self-belief beni benden fazlasıyla alıyor. İkisinin de sanatı inanılmaz iyi ve üstüne çıkabilecek çok az insan var çünkü bu insanlar kendi dillerini oluşturmuş bir şekilde bunlar icra ediyorlar, başka birisi aynısını yapamaz ve bu inanılmaz paha biçilemez bir şey.
I wonder ve Power şarkısı lyrics’lerinin ince nüanslarıyla kişisel olarak çok çekici geldiklerinden bu ay baya bir meşgul ettiler.
And I wonder if you know
What it means, what it means,
…
I’ve been waiting on this my whole life.
Graduation’ın ne kadar mükemmel bir albüm olduğu da, yani, saatlerce birileriyle konuşmak en azından basitçe ifade etmek istiyorum. İçerisinde 5 tane 1milyar+ şarkısı olmasıyla birlikte birbirinden iyi beat’lere sahip tüm zamanların favorisi olabilecek
Flashing Lights
Stronger
Can’t Tell Me Nothing
Ve
I Wonder
Good Morning
Drunk and Hot Girls
Homecoming
gibi şarkılarıyla eskimeyecek ve diğerlerinin o kadar iyi olmasıyla üstlerine gölge bile değil daha da parlatmasıyla bunun anlam ve önemini 2007 döneminde orada olamadığımdan 20 yıl sonra bir müteşekkirlik durumunu gidermek istedim içimdeki, daha önce radiohead’e olduğu gibi.
Power’da;
Do it better than anybody you ever seen do it
Tarzındaki cümleleri ve müzikleriyle inanılmaz içsel motivasyonlara sebep oldular kısa vadeli de olsa. Anyways, back to our main subject. Buradaki kendimi istediğim gibi ifade edememem de halen daha o mentaliteye ne kadar uzak olduğumu tescilliyor. Sonraki yazılarda daha da aklıma estiği gibi olmanın özgürlüğü hakkında..
Sahip Olmak ve İçsel Arzular
Bende buradan yola çıkarak içimden gelen ve toplumsal normların (terörist) beni sarmasından kurtulmaya çalışarak aynı kendimi ifade etmeye çalışıyorum. Kendimi ifade etme çabamı da nedense içten bir yerden savunmak gereği hissediyorum ve bu kronik bir şey bundan önceki birçok anonim ( :D ) yazımda da aynısını yaptım, o kadar fazla yaptım ki bunu savunmamdan sonra gelecek açıklamaların da açıklamalarını ve bunların üzerinden loop döndürmeleri de birçok defa yaptım ancak içinden nedense çıkamıyorum. Belki “biri”lerinin halen daha fark etmesini bekliyorumdur? Aklıma düzgün bir cevap gelmiyor ve bende yapıp duruyorum.
Yıllar önce M. Serdar Kuzuloğlu’nun bir video podcast serilerinden bir tanesinde; Robinson Crusoe diye bir adamdan bahsettiğini, tek başına adaya düştükten sonra yaptığı ilk işin kendine bir alan belirleyip çit çekmek ve sahiplenmek olduğunu nedense yıllar boyu hiç unutmadım ve arada aklıma gelip duruyor. Kimsenin olmadığı bir adada, burası benim diye bir alan, hangi talebin arzı ola ki diye düşündükçe üstüne, herhangi bir varlık, sıfır bilgiyle doğan bir canlının, neden bunu yaptığını anlamlandırmaya ve dolaylı olarak etrafındaki nesnelere ve insanlara dolaylı yoldan kurduğu bağlara bakmak istedim.
Çok da hayvani dürtülerle yoğrulmuş nörolojik sebeplere ulaşamama birlikte ne yazık ki, emek ile sahiplenme dürtüsünün aynı yerden geldiğini ve sahiplenmenin bir tür kaygı yönetimi olduğunu fark ettim. Kıskançlık dediğimiz davranış 2 yaşındaki çocuğun oyuncağını paylaşmak istememesiyle aynı şey ve bu duyguyu hissetmekte yanlış hiçbir şey yok sonrasında paylaşıldıkça bazı şeylerin daha anlamlı geldiğini fark edene kadar. Ancak Sahiplenme ve kıskançlık duygularını oyuncak yerine, insan dediğimiz kanlı canlı 13 milyar yıllık kozmik evrimin sonucu, anlam arayan maymun olunca, gözetim ve kontrol gibi mekanizmaların yöneltilmesi, bu kıskançlığın hepimizin yaşadığı ve kaçındığı bir şey haline dönüşüyor. Aslında temelinde kaybetme korkusu barındıran bu kıskançlığa bu açıdan yaklaşmak istiyorum.
Birkaç ay önce kaybetme korkusunu belki yenmek için içimde, güneş çok cazip bir konsept olarak gelmişti. Güneşin tüm dünyaya yaşam kaynağı olması, aynı zamanda ışık yayarak BİLGİnin, ışığın, tam olarak kendisine ulaşmamızı sağlayan yegane şey olması, ve aslında ışık hızıyla birlikte evrenin ve bilginin sınırlarını çizmesi, içine girildikçe daha da büyüleyen, aynı zamanda da güneşin sadece orada bulunması, yarında orada olacak önümüzdeki binlerce yıl boyunca parlamaya devam edecek. Bir duygusu yok, doğası gereği başkalarına dolaylı olarak yardım ediyor. Bu mottoyu benimsemeye çalışmaktan daha yüce ne düşünebilirdim bilmiyorum o yüzden çoğu zaman unutarak da olsa bu çizgide yürümeye çalışıyorum.
Kaybetme korkusunu yaşarsak aşırı sahiplenme, bırakırsak daha özgür yaşıyoruz ama karşı tarafa yanlış yansıyabilir veya potansiyel olarak açık ilişkinin tanımı? oluyor sanırım. Ara yol burada en temizi ama tüm hayatımız ara yolları ararken düşüp kalkmakla geçiyor ve bu da sanırım doğru cevabı bize veriyor.
Kadir İnanır’ı hiç düzgünce izlemedim ama belli ki bir neslin karakteri olan nice karakter canlandırmış, instagramda gördüğüm sevgi emektir lafına katılan bir kişi bu yazıya çok önceden yazmak isteyip sevgi emektir lafına karşı çıkmak istediğimden habersiz tekrar karşıma çıktı ve daha da muhalefet olmak istedim.
Sevgi emektir lafını elimizin tersiyle iterek, koşulsuzca, sadece insan olup hayatta olduğumuz için sevgi vermek, kafamızdaki fikirlere rağmen, anılara rağmen, yüzümüzü güldürmek ve neşeli olmak. İpleri başka birisine devretmek lüzumsuzluğu gibi, cümleye yazıldığında çok bir anlamı olmayan ancak zamansal dönüşümlerle insanın kendi davranışlarında bunları gördüğünde anlam kazanan şeyleri bir bir yalan söyleyerek de olsa yaşadık herkes gibi. Kendi değerini bir başkasından aramak ve kendi içinde bunu elde edemeyince yaşadığımız dışa bağımlılık ve bunun çöküşsel etkileri. Bu yüzden sevgi emektir lafı bu yapıyı besleyen yegane şey olarak geliyor ve sevginin doğası gereği spontane olması, insan doğasının ve dolayısıyla herkesin kendi içindeki iki yüzlülüğüyle daha fazla barışması gerektiğini düşünerek buna karşı çıkıyor ve daha rahat ve mutlu bir ortam için bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. No contact’lerin bozulmaması, hayatın birkaç kişiden ibaret olmadığını benzer durumlardan geçenler varsa şiddetle hatırlıyorum, açın iki film izleyin.
Bu yazı da selambuarada.com ve substack’teki ilk yazım olacak, nasıl bir yol izleyeceğimden emin değilim. Selambuarada domain’ini alalı 3-4 ay olacak neredeyse ve hala içerisinde hiçbir şey paylaşmamıştım. Serdar Kuzuloğlu’nun blog’unu çok severek yıllar boyu takip ettim, Dünya Halleri 258. sayısını okumaya gideceğim birazdan, ve onun blog yapısına özendim. Bakalım yaptıkça daha da alışırım diye ümit ediyorum, kararsızlık yerine genç yaşta daha fazla hata yapmak gerektiğini, henüz 23 yaşında olduğumu ve 25’e kadar 2 koca yıl ve 60’a kadar koca yıllar var ve bugüne kadar yaptığım her şeyi hata yaparak öğrendim ve hata lafının hata olarak anılmasından da labelization olarak nefret ettiğimden daha da arkasından gitmeyi hatırladığımı paylaşmak istedim, çünkü bu tür şeyler benim gibi tek başınıza yaşıyorsanız, çevrenizle paylaştığınızda bile anlık birkaç hormonel mutluluktan sonra içinizde bir şey kalmıyorsa, bir şey “ürettikten” sonra hiçbir emek gerektirmeyen bir şey olsa bile bunu paylaşmak başkalarıyla anlam üzerine anlam katıyor. Bunların üzerine konuşmak kafamdaki münirin aksine utanılması gereken, saçma sapan boş meseleler değil, benim için bu(?) aşamaların önemli bir parçası.
İleride yazılım tarafında da paylaşımlar yapabileceğim umarım orada da kimseyle düzgünce paylaşamadığım aydan aya belirli insanlara aktarım yapabildiğim süreçler var. Bol soğuk duşlu haftalar diliyorum.